27 Eylül 2013 Cuma
Annelik...
Kapana kısılmışlık duygusu fakat ipini çözseler dahi bir yere gitmek istememek, onun kokusu olmadan yaşayamamaktır.
23 Eylül 2013 Pazartesi
16 Eylül 2013 Pazartesi
Son durumlar
Zaman hızla akıp gidiyor. Bazen Belinay’ın doğum
fotoğraflarına bakıyorum hiç hatırlamıyorum neredeyse o zamanlarını. O yüzden
şimdi elimde fotoğraf makinası her halini fotoğraflamaya çalışıyorum. Bakalım
Belinay 17 aylıkken neler yapıyormuş...
-Hala çok konuşma belirtisi yok. Kelimeleri arka arkaya
tekrar ediyorum, çok dikkatli dinliyor ama söylemiyor. Bunda evde olan kişinin
de çok etkisi var. Bence evdeki bakıcı Belinay ile çok sohbet etmiyor. Zaten
yakında dadıyı değiştireceğimiz için şimdilik kafayı fazla takmıyorum.
-Söyleyebildiği kelimeler: Anne, baba, bıcı bıcı, mini, e-
eeee, mama, cik cik, hav, pisi pisi ve lamba. Lamba’yı öğrenmesi eneteresan
oldu, maviyi, sarıyı öğretemezken lambayı nasıl saniyede öğrendi şaşıyorum.
Konuşamadığı ve anlatamadığı duurmlarda ise çığlığı kullanıyoruz. Evde her daim
bir çığlık sesi mevcut. Mi ise ver demek...
-Konuşamasa da eşşek sıpası, her laftan anlıyor. Dişlerimizi
fırçalayalım dediğim zaman koşarak banyoya gidiyor. Otur ayakkabılarını çıkar
dediğimde gayet güzel oturuyor ve ayakkabılarını itina ile çıkartıyor.
Çoraplarını kendi giymeye çalışıyor. Bezini çıkartıyor. Kakasını yapınca
gösteriyor ama hala alt değiştirmek, üst giydirmek problem. Çığlık kıyamet
dakikalar yaşıyoruz.
-Yeni yeni öpmeyi öğrendi. Allahım o nasıl bir duygu nasıl
bir zevk. Öp beni diyince gelip öpüyor ve muck diye ses çıkartıyor. Her zaman
tam zamanında ses çıkmıyor ama bazen öpmeden önce bazen öptükten belirli bir
süre sonra muck sesi geliyor.
-canım yap deyince sarılıyor bi de sırt sıvazlyor. Bayılıyorum
o haline. Geçenlerde bir arkadaşlara gittik. Belinay etrafda özgürce
dolaşıyordu. Hadi gel kucağıma biraz seveyim seni dediler, Beloş’un bir bakışı
ve sırtına tak tak vuruşu vardı ki gülmekten yarıldık. Resmen “hadi canım hadi
başka sefere” der gibiydi.
-Ne kucakta oturuyor 2 dakika ne pusette. Varsın yoksun
gezsin dursun. O enerjiyi nerden buluyor anlayabilmiş değilim. 2 dakika yere
oturup bir oyuncakla oynadığını hiç görmedim. Varsın yoksun gezsin,
karıştırsın, çekmece boşaltsın, yeni birşey görünce “a aaaaaa” desin.
-Gündüz uykularına karşı acayip bir direniş başladı. Uyumamak
için feci inat ediyor. Hal böyle olunca akşamları bayılıyor ama 2 haftadır
gecede 6 defa kalkıp yanına çağırıyor. Bazen kandırıp uyutuyorum ama bazen
yemiyor. Yanıma gelmek istiyor. Mecbur alıyorum. Ona alışacak aman yapma falan
diyenler oluyor, olacak. Ama başka çarem kalmıyor. Sabahları 6:30’da kalkıp işe
gidiyorum. Saat 4:30’da deliler gibi ağlayan bir çocuk hiç çekilmiyor. Üst
köpek dişlerini çıkartmış. Alttlar yolda. Ondan olduğunu tahmin ediyorum.
Göreceğiz bakalım.
-Hala her bulduğu şeyi ağzına atma ve istemediği şeyleri yere
atma huyumuz bitmedi. Demin laf anlıyor dedim ya, bir tek “hayır”dan anlamıyor.
Anlıyor da işine gelmiyor. Uzaktan hayııırrrr dediğimde yüzüme sinsi sinsi bir
bakışı var ki görülmeye değer. Resmen kim takar seni şam babası diyor ya.
-Bazen çizgi film izlesin istiyorum bende o arada işlerimi
toparlayayım diyorum, sadece yarım saat yeter bana. Ama gel gör ki çizgi filmin
suratına bakmıyor. İlgilendiği bişey olursa da 2 dakika sürüyor ve oturarak
değil ayakta izliyor.
-Ceviz, fındık, badem, kuru üzüme bayılıyor. Zeytin
canavarı. Yemeklerini keyfi yerindeyse güzel yiyor. Makarna, kuskusa bayılıyor.
Balığı biraz zor yiyor. Süt ve taze sıklımış meyve suyu çok seviyor. Biberonu
bırakalı zaten bayağı bir zaman oldu. Gece uyanıp acıkırsa biberonla süt veriyorum
ama o da çok seyrek oluyor.
-Mutfaktaysak eline bir kap ve karıştırıcı veriyorum aklı
sıra kabın içinde karıştırıp, sonra ocağa koymaya çalışıp “mama” diyor. Yemek pişiriyor
haspam. Eline cüzdan verince içini açıp (içi boş bu arada) içinden hayali para
uzatıyor. En sevdiği şeyler hala ipad ve iphone. O kilidi büyük özenle açıp
kendisi için indirdiğim aplikasyonları buluyor artık. Diş fırçalarken ben onun
dişleribi fırçalarken, o da benim diş fırçamı alıp benim dişlerimi fırçalıyor.
-Islak mendilleri çıkartıp onlarla yer siliyor. Sonra da o
mendili yemeye çalışıyor.
-Sabahları hiç sersem gibi kalkmıyor. Gözünü açması ile
ayağa dikilmesi arasında geçen zaman sadece 5 sn. Ve güne hep mi (ver) ile
başlıyor. Bunlarda ya başucumdaki telefon ya da onun odasındaki su oluyor.
-Müziğe bayılıyor, kapı gıcırtısında oynuyor.
-Tatlı ile hiç arası yok, tüm gün eline limon versen yiyor.
-Bakıcı sorunumuz hala devam ediyor. Ama şunu biliyorum ki
Türk’lerden illallah geldi. Bu kadar şımarık, kendilerini bişey sanan, yemek
yaparım diyen ama bu kadar lezzetsiz yemek yapan, önceden aaa ben her işi
yaparım diyip işe giren, sonrasında bunlar benim işim değil diyen ama üstüne de
sigorta isteyen bir türkler var herhalde. Beloş’un da çok hareketli bir çocuk
olup haftasonu hiç iş yaptırtmaması, kahvaltı bile hazırlatmaması durumu varken
yatılı bir dadı aramaya karar verdik. Hem ben rahat ederim hem de arkam biraz
toplanır. Ben salak bir insanım çünkü, eve geliyorum 7:30’da, Beloşla ilgilen
giydir, yatır derken zaten saat 9’u geçmiş oluyor. Ondan sonra yemek ye, etrafı
toparla derken kendime ayıracak 2 dakikam olmuyor. Salağım çünkü etrafı
toparlıyorum ertesi gün kadın toplasın değil mi? Yok ben topluyorum işte. Ama o
gerizekalı kendi içtiği bardağı ortada bırakıyor. Bi de eğitimciyim ben demiyor
mu? Salak mısın sen ya? Neyin eğitimcisisin? O zaman git anaokullarında çalış.
Sanki çok şey öğretti Beloş’a. Şimdilik sakin olmaya çalışıyorum yeni birini
bulana kadar. Ama genç, Beloş’la deliler gibi oyun oynayacak, işi gücü
gocunmadan yapacak birini arıyorum. Yabancı olsun mümkünse...
Bizde son durumlar böyle. Her geçen gün Beloş’un gelişimini
ağzımız açık seyrediyoruz. 2 yaş sendromuna da iyice girdik sanırım çünkü
istemediği şey yapılınca, elinden bişey alınınca kendini yerden yere atıyor.
Bakalım gelecek günlerde bizi neler bekliyor olacak?
3 Eylül 2013 Salı
Canım Ciğerim Şile'm
Şile bizim Bibi ile her sene muhakkak gittiğimiz ve
vazgeçemediğimiz bir yer. Daha sevgiliyken bir haftasonu arkadaşlarla kaçıp
gittiğimiz ve İstanbul içi olupta bir o kadar nasıl İstanbul olamaz diye
düşündüğümüz yer. Evlendikten sonra da geleneğimizi devam ettirip her sene
muhakak 2 veya 3 gün kaçtığımız bir yer Şile.
Bodrum tatilinde zaten çok yorulmuş olan bünyemizi bir Şile
tatili ile dinlendirelim dedik. 30 Ağustos’a da denk gelmesi biçilmiş kaftandı.
Perşembe akşamı hoplaya zıplaya eve gittim. Belinay’ı yatırıp bavulumu hazırlayacaktım.
Ama o da ne? Belinay’ın ateşi var. Biraz ılıktı vücudu. Baktım ateşine 37.2
civarında. Fazla bir ateş değil biliyorum ama gene de ağrısı sızısı vardır diye
bir ölçek calpol verdim. Uyudu rahat rahat, fakat saat 10:30 gibi ateş 38 oldu.
Bibi evde değil maçta... Doktoru aradım hemen. Her zamanki gibi “38 derece
önemli değil birşey olmaz” dedi. Bayılıyorum doktorumuza, benim telaş olduğum
konularda o kadar serinkanlı ve rahat ki, telefonu kapatınca aman bişey yokmuş
demek ki laylay lom diyorsunuz. Doktor konusunu ayrı bir postta ayrıntılı
yazacağım.
Yarım saat daha bekleyin düşmezse ibufen verirsiniz ama
bişey olmaz düşer dedi. Ben tabi Bibiyi aradım gelirken nöbetçi eczane bulup
ilaç alması için. Ama doktorumuz haklı çıktı ve ateş düştü. Sabaha da gayet
keyifli ve zinde kalktı.
Sabah Belinay’ı ananesine bıraktıktan sonra biz de düştük
yollara. Vay be, sessizlik, aman tatile gidiyoruz derken Şile’ye vardık bile. 40
dakika bişey sürüyor zaten şaka gibi.
Hemen otelimize gittik. Biz her sene Değirmen Otel’de
kalıyoruz. Güzel mi? Hayır değil, bir kere çok eskimiş artık otel. Klimadan
odaya sular damlıyordu şıp şıp şıp sinir bozucu bir şekilde. Üstelik klimayı
taktıkları asma tavanın da sulardan sıvası çıkmış, bir anda aşağı düşecekmiş
gibi duruyordu ama olsun. Kaale almadık.
Bavullarımızı otele bıraktık. Yemek yedik bir yerde, hava da
şansımıza bozuktu. Hem rüzgarlı hem de bulutlu olunca biraz Şile’nin çarşısında
dolaşıp odaya geçtik.
Televizyonumuzu açtık uzandık yatağa. Boş boş oturmayalı
bayağı bir zaman olmuş. Bibi zaten çok yorgun olduğu için hemen uyudu. Ben de
kitap okudum, televizyon seyrettim. Sonra çıktım dışarı, kulağımda müziğim
verdim kendimi yollara. Bibi’yia asla sokamayacağım tümd ükkanlara girdim
çıktım, bornozlar, pikeler, masa örtüleri hepsine girdim çıktım. Dondurmamı da
aldım. Geri döndüm otele.
Öyle güzel geliyor ki insana bazen yalnız kalmak. Allaha
şükür sorunumuz yok, derdimiz yok, Beloş bizim canımız. Ama yalnızlık belki
sadece yarım saat. Tadından yenmiyor.
Sonra hazırlandık ve yemek yemeğe çıktık. Geçen seneye kadar
limandaki teknelere yemek yemeğe gidiyorduk. Yanyana 3 adet tekne. Biri
papalina, diğeri Babaoğlu, diğerini hatırlayamıyorum. Geçen sene Papalina’da
bizi hesapta şaşırttılar, biz de Babaoğluna gidelim yer ayırtalım demiştik ama
ordakilerin de tavırları hoşumuza gitmedi. Geçen senede gittiğimiz Deniz
Restoran’da karar kıldık. İyi de yapmışız ohhhhh.
Mezeler o kadar taze, balık o kadar güzel, rakı o kadar
şeker, manzara o kadar iç açıcıydı ki, akşam hiç bitmesin istedim.
Ordan da çıkıp, Bibi’yi çay bahçesine oturtup ben de incik
boncuk bakmaya daldım. Bu kadar mı güzel olabilir herşey? Türkbükü falan halt
etmiş. Aldım incik boncuklarımı da içim iyice rahat etti. Kadın dediğin her
gittiği yerden bir incik boncuk, magnet almalı kardeşim. Adettendir J
Ertesi gün saat 12’ye kadar uyuyacağım desem de saat 10’da
dikildik. E olsun, kesintisiz uyku, uzun zamandan sonra ilk defa. Kahvaltımızı yaptık,
doğru sahile.
Karadeniz deyince insan korkuyor, dalgasından, kumundan. Ama
bizim girdiğimiz yer öyle güzel bir yer ki? Tam Şile meydan otoparkın orada
yanyan dizilmiş 4 adet beach var. Biz her sene İzbarço beach’e gidiyoruz. Şezlonglar
paralı. 15 TL. Yediğiniz içtiğiniz elinizin altında. Yorulmak yok, yürümek
yok...Tam da dalga kıran’ın orada. Dolayısıyla denizi süt liman. Tertemiz.
Üstelik bu sene mavi bayrakta almış Şile.
Bibi kendini hemen gölgeye atıp televizyon başına oturdu,
ben de kitabımı okudum, bir önümü bir arkamı yakmaya çalışıyorum ama nafileç
Hep bulutlu hep rüzgar. Denize de giremiyorum vucut ısınmadı ki, deniz de buz
gibi. Zaten bir süre sonra her tarafı bulutlar kapladı, yarısı kara yarısı
beyaz. Artık üşümeye başlayınca saat 5 gibi kalktık. Odaya döndük.
Akşam da canımız arakı balık çekmeyince, atıştıralım da bir
bar var,Dubara, oraya gideriz vakit geçiririz dedik. Bişeyler yedik ama saat
daha 8. Çay içelim de vakit geçsin bu saatte gidilmez dedik. 8’den 10’a kadar
rüzgarda oturunca üşüdük, rüzgardan serseme döndük. Yaşlanmışız ne barı dedik,
yoldan biralarımızı cipslerimizi alıp odaya geçtik. Korku filmi seyredelim
dedik ama ben korktum. Ne de olda geceleri kaç kere ben kalkıyorum. Tam
kalkarım aklıma gelir film benim. Bibi’ye de seyrettirmedim. Başka bir film
bulup seyrettik. Haydi bakalım yarın hava güneşli olsun diye yattık...
Ve yağmurlu bir sabaha uyandık. Sendeki şans nedir arkadaş
diyeceksiniz ama inanın ki ben çok şanslıyım. Nasıl dinlendim nasıl iyi geldi,
nasıl ruhum huzur buldu anlatamam. Süper bir enerjiyle İstanbul’a dönüp Belinay’ıma
kavuştum.
Garip bişey annelik, ne onla tatil oluyor ne de onsuz. Her
attığımız adımda aklımızda o. Birbirimize taklidini yapıyoruz, yaptıkça gözümüz
yaşarıyor. Belinay’ım biraz daha büyü bak senle neler neler yapacağız J
Peki bu süre zarfında Belinay ne yaptı? Onun keyfi yerindeydi. Bize işte böyle el salladı...
29 Ağustos 2013 Perşembe
15 aylıkla tatil
İlk doğduğunda Belinay 3 aylıkken Bodrum’a gitmiştik. O
zamanlar henüz alışma sürecinde olduğumuz için daha pimpirikliydim. Zaten
doktorundan denize girme izni de çıkmamıştı. Dolayısıyla biz de plajda tüm gün
gölgede takıldık. Uyuyabilen bir çocuk olmadığı için yanındna ayrılıp denize
girememiştim ki tüm plaj bir siteye ait olup herke tanıdık olmasına rağmen
kimseye bırakıp denize girememiştim. Pimpirikliğimden değildi bu, kimseyi
rahatsız etmesin gibi salak saçma bir düşüncem vardı. Gerçi hala öyleyim. Aman kimsede
kalmasın kimseyi huzursuz etmesin. Şu huyumdan kurtulsam fena olmayacak.
Geçen sene de bu juyum olmasaymış çok rahat edermişim. Çünkü
mama ile besleniyor, henüz dönemiyor ve akşam saat 7’de yatıyordu. Çok yorulup
geri gelmiştim ama o yorgunluk neymiş ki peeehhhhh...
Bu sene herkesin aman ablasıyla gitseydiniz rahat ederdiniz
düşüncelerine aman sizde deyip, çocuğum bu herşeyimi kendim hallederim deyip
cebballik yapıp boyumun ölçüsünü alıp geri döndüm.
Yeni yürümeye başlama, hafiften 2 yaş sendromlarına girme
durumlarıyla başbaşa kalınca tüm tatil boyunca Bibi ile birbirimizi yedik
durduk. Belinay kesinlikle yerinde durmadı. Pusette oturmadı. Bebek dostu diye
nitelenen ama kesinlikle düz ayak olmayan Baia Bodrum’a gittik. Ne bebek dostu
ne bebek dostu. Pusetle restorana çıkmam 10 dakika sürüyor. Her yer merdiven.
Merdivnel puseti çıkaramadığımız için ayrı bir yoldan gitmek durumunda
kalıyoruz ki, benim gitmem 10 dakika, arkadaşların merdivenden çıkıp retorana
ulaşması sadece 2 dakika.
Belinay oranın yemeklerini hiç beğenmedi, ağzına koymadı.
Aslında süper yemekleri vardı. Ama bebek dostu ya güzel bir sistem yapıp
buharda haşlanmış sebze ve blender reyonunu kullandık Belinay için hayat
kurtardı. Yalnız süt arandığımda bana yarım yağlı Bakraç süt getirdiler. Yarım
yağlı nedir ya. Ben çocuğa niye yarım yağlı markasını bilmediğim bir süt
vereyim ki?
Beloş’un ilk deniz deneyimi olacaktı bu. Simidini şişirdik. İlk
defa denize sokacaklar için çocucğun arkası dönük sokun korkmasın diyorlardı
ama bizimki zaten denizi görünce bıcı bıcı diye bağırmaya başladı bile. Simidine
oturttuk. O da ne? Sanki hanım yıllardır denize giriyor da Derya Büyükuncu
amcası gibi nasıl cool, nasıl rahat. Açılıyoruz bana mısın demiyor. İtiyoruz
simidini, bay bay diyoruz el sallıyor sıpam. Biraz öyle yüzdürüp sonra
kuccağıma aldığımda da ayaklarını cıp cıp çırpmaya başaldı. Bıraksam yüzecek. Ben
suya daldırmadım. Korksun istemedim. Keşke daldırsaydım diyorum şimdi.
Yani diyeceğim odur ki, Belinay’ı tek susturabildiğimiz yer
deniz, yemek ise kuş üzümü oldu. Onun haricinde yürürken el tutmamalar, pusette
oturmamalar ve tüm gün uyumaması bizi bitirdi diyebilirim. Ama güzel miydi evet
güzeldi. Az stres olsaymışım keşke dediğim gibi kimse rahatsız olmasın
düşüncesi beni bitiriyor. Oysa ki atsın çığlık keyfine baksın. Yürüsün...
Yürüsün ama yürütemedik ki. El tutmuyor. Otelde her yer
bayır aşağı. Bizim ki zaten parmak ucu yürüyor. Dengesiz o yüzden. Bıraksak ya
deniz ya havuza koşuyor.
Yolculuk deseniz çok zordu. Ailece uçaktan korkma sebebimiz
ile araba yolculuğu yaptık. Aslında giderken çok terledi üstünü değiştireyim
deyip uyandırmasaydım belki kolay olurdu ama uyanınca bir daha sabah 4’de kadar
uyumadı. Bize de işkence oldu tabi.
Beloş yapı itibariyle zor bir çocuk. Oturmaktan hiç
hoşlanmaz. Mama sandalyesinden nefret eder. Araba koltuğundan da nefret
ediyormuş anladık. Kucaktan nefret eder. Kucağı ancak yürürsen kabul eder. Pusettede
de hep yürüyeceksin. Durursan basar çığlığı. Çok inatçı. Dediğim dedik çaldığım
düdük. Oyuncaklarla ilgisi hiç yok. Varsa yoksa rögar kapakları, çiçek sulama
fiskiyeleri, elektrik aksamları...
Tek muhteşem tarafı Belinay’ın pusetinde uyuabilmesi, 21:30
da uyuması ve sonra konsermiş, dansözlü türk geceleriymiş, animasyonlarmış,
gürültüymüş hiç tınlamadı.
Bebekle tatile çıkacaklara tavsiyelerim neler peki?
ÇIKMAYIN. Büyüyünce çıkarsınız :)
- Şaka bir yana, alabiliyorsanız yanınıza annenizi, teyzenizi, kardeşinizi birisini muhakkak alın.
- Fazla kıyafet almaya gerek yok sonra bir bavul dolusu kirli kıyafetle eve dönüyorsunuz. 3 – 5 parça bişey ve beyaz sabun ile seyahat ütüsü hayat kurtarıyor.
- Boşuna topuklu ayakkabı pullu gece kıyafeti almanıza gerek yok. Zaten süpre bir hızla hazırlanıp geceninilerleyen saatlerinde aaaa ben plaj terliğiyle akşama devam etmişim diyebiliyorsunuz.
- Otelin yemeklerini beğenmemeye karşı yanınıza muhallebi alın. Biz de hayat kurtardı.
- Denizi sevmesi için dua edin. Ve havuza mümkün mertebe sokmayın. Bibi’nin kulağı iltihap topladı, bir arkadaşın çocuğu ishal oldu havuzdan.
Ben Belinay’ın ardından deliler gibi koşturup oflarken
karşıma bir anne ve down sendromlu kızı çıktı. Kızıyla nasıl ilgileniyordu
anlatamam size. Mini Klüpte o çocuğun annesinin kucağında müzikle nasıl
eğlendiğini görünce inanın saatlerce ağladım. O aileye, kendinia damışlığa
bayıldım. Kızın gülüp çocuklarla nasıl oynadığını gördüm. İşte o an şükrettim,
benim şikayet etmeye hakkım yoktu.
Evet tatil tatil olmayacak. Bazen sinir krizinden ağlayıp
ama ne olur 2 dakikacık otur diyeceksiniz ama şükretmeyi hep şükretmeyi
unutmayın. Hem siz sağlıklısınız hem de çocuğunuz, tatile gelebildiniz. Bundan
güzeli var mı? Alllah bütün çocukları hastalıklardan kötülüklerden korusun, ve
herkese o kızın annesi gibi bir anne versin.
Evet bu kadar yodulmadan sonra artık bize Bibi ile tatil
zamanı. Ufak bir kaçamak yapıp Şile’ye kaçıyoruz. 3 günlük. Belinay annemde
kalacak. Dinlenme zamanı. Bana müsade...
28 Ağustos 2013 Çarşamba
Uzun aradan sonra...
Zaman hızla akıp gidiyor ellerimden. Ben ise tüm
blogları okuyu kendi bloguma bir türlü vakit ayıramıyorum.
Belinay 31 Mayıs itibariyle yürümeye başladı. Tam
da o dönemde bakıcımız ayrılmaya karar verdi. Zor bir kaç gün yaşadım sonra
şansım yaver gitti ve 2 gün içinde birini bulduk ve diğer bakıcımız gitti.
Şimdiki ablası Esra, Belinay için daha iyi oldu diye düşünüyorum. Hem eğitimli
hem de çok sakin biri. Belinay’ı düzene oturttu. Değişik yemekler, balıklar
menümüze girsi sayesinde. Şimdilik herşey iyi gidiyor.
Ama zor dönemine denk geldi. Belinay çok
hareketli bir çocuk. Ve meraklı. Oyuncaklara pek bir merakı yok. Varsın yoksun
gezsin tozsun dolaşsın şeklinde. 2 dakika bir oyuna konsantre olunca vay be
diyoruz. 12 saniyeyi geçen oturma pozisyonu da yok. Bunun geçici bir durum olup
olmadığını zaman gösterecek ama biraz durulsa hepimiz rahat edeceğiz.
Artık pusette oturmakta istemiyor, konuşmayı
öğrenemediği için de her istediğini inanılmaz bir çığlıkla anlatıyor. Elinden birşeyi
alınca basıyor çığlığı. Pusette giderken basıyor çığlığı. Mama sandalyesinde,
her yerde bir çığlıkla yaşıyoruz şu anda.
Kelimeleri anne (Canı isterse), baba (bunu
bilinçli söylüyor Bibi’nin fotoğrafını görünce baba diyor), mi (bu “şey” gibi
bi kelime her yerde kullanılabiliyor) bıdı bıdı bıdı, bıcı bıcı...Ama en
enterasanı ilk bilinçli kelimesinin “hayır” olması. Siz düşünün ne kadar çok
kullanıyorum bu cümleyi J
İnatçının önde gideni. Hiç bir zaman vazgeçmiyor.
Bir de büyüyünce “bul karoyu al parayı”yı çok iyi oynayacak, çünkü bin bir
zahmet ile kafasını karıştırıp sakladığım bir eşyayı son durağında bulup
çıkartıyor.
2 yaş sendromuna hafiften girmek üzereyiz. Bakalım bizi neler bekliyor olacak...
3 Haziran 2013 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
