15 Mayıs 2013 Çarşamba

Belinay ve yemek düzeni

Beloş 2 kilo 620 gram doğunca ve eve 2,5 kilo olarak geri dönünce ister istemez zor günler başladı bizim için. Çünkü doktorun dediğine göre yaşıtlarını kilo olarak yakalayabilmesi lazımdı ve bunun için de bol bol yemesi gerekiyordu. 25 gün e.mzirdiğim zamanda me.me'den inmedi pek. 25 gün sonra ameliyat olup sütüm kesildiği için mamaya geçtik.

Mama'nın kolaylıkları var ama zorlukları da var. Gece yarısı çığlık çığlığa uyanan bir çocuğa içeri gidip mama hazırlamak biraz işkence. Dışarı çıkarken feci bir yük oluyor. Bir de ben başından beri sağlıklı olsun diye Nuk’un cam biberonunu kullandığım için dışarıda çantamda bayağı ağırlık yapıyordu. Bulaşığı streril’i ayrı dert. Kolaylıklara gelince, artık hamilelik ve lohusalık rejimlerini bırakabiliyorsun. İstediğini yiyip içmek güzel. İstediğin an her yerde çocuğu besleyebilmekte güzel. Ama sonuçta anne sütü işte en kıymetli şey. Varsa vermek lazım ama yoksa yapacak bir şey yok.

Mamaya geçtikten sonra ise Beloş çok kusmaya başladı. 2 dakika yalnız bırakamaz hale gelmiştik. Bunun üzerine doktorumuz mamayı değiştirip Humana AR (reflü maması) verdi. Bununla kusmalarını engellemiş olduk.

Gündüzleri 3 saatte bir, geceleri 4 saatte bir mama saatiydi.




4 aylıkken meyveye başladık. Elmayı pek sevemedi, armut biraz olsun yiyordu ama hala çok sevdiği bir öğün değil. Şimdilerde artık kendi yiyebildiği için muz falan veriyorum. Kendi yiyebildiği zaman daha çok hoşuna gidiyor.

Sonra yoğurda geçtik. Yoğurt dokunmadı fakat midede ayran yapıp çıkarma durumu vardı. Yoğurdun içine cici bebe katarak biraz yoğunlaştırınca bu sorun da geçti.

Sebze çorbası mı? İşte o en sevdiğimiz şey bizim. Çok mutluyum bu konuda, pek hayır dediği sebze yok Belinay’ın. Ve hmmm hmmm yapa yapa yiyor 

En sorunlu öğünümüz ise muhallebi. İlk başladığımızda çığlık kıyametti. Bir süre muhallebi yerine biberon maması ile idare ettik. Başka şeyler yedirdik ama hiç biri muhallebi gibi tutmuyor. Dolayısıyla gece çok uyanıyordu. İnat ettik muhallebi konusunda. Şimdi yiyor fakat bayıla bayıla değil. Reklamları açıyoruz yedirmek için.

Nerde okudum hatırlamıyorum ama bir bebek için düzenin rutinin çok önemli olduğunu okumuştum. Yer etmiş demek ki. Doğduğundan beri belirli ritüellerle hareket etmeye çalıştım.

Kahvaltısı, meyvesi, yemeği, yoğurdu hep belirli saat düzeni ile gitti. Dışarıda olduğumuz zamanki kaymalar hariç ki onu da dengeledim. Yoğurdunu geç yiyecekse içine bisküvi koymadım mesela.

Bu düzenle devam edince, Beloş 5 aylıkken gündüz biberon mamasını bıraktı. Düzgün yiyip karnı doyuyordu çünkü.

Sabah 8:00 - Kahvaltı (1 tatlı kaşığı labne peynir, çeyrek-yarım yumurta, mama, 1 çay kaşığı pekmez, biraz su, 2 adet cici bebe ve katılaştırmak için yulaf veya tahıl)

Kahvaltısını saat 7:30’da da kalksa, 6’da da kalksa hep saat 8’de verdim. Uyuyup 8:30 veya daha geç ederse kahvaltısını o zamandan meyvesinden kısıyorum biraz.





Saat 11:00 - Meyve saati

Saat 14:00 – Öğlen yemeği (mevsim sebzelerinden karışık, içine kemik suyu veya ceviz büyüklünde kıyma, tok tutsun diye içine Eti’nin bebek ekmeği, irmik veya tarhana çorbası veya yoğurt çorbası)

Beloş artık büyüdüğü için kabak dolması, etli enginar yemeği, kıymalı fasulye yapıp yanında yoğurt ile yediriyorum. Bazen de fırında balık…

Çorbası için organik pazardan 7 tahıl aldım. Bazen onu da çorbasına karıştırıp veriyorum. Besleyici oluyor.

Saat 17:00 – Yoğurt. Evde kendim mayalıyorum yoğurdu, eğer mayalayamadıysam veya dışarıdaysak Danino çocuk peynirlerinden yediriyorum kayısılı olanı. Onu da çok seviyor.

Saat 19:30 - 20:00 – Bizimle beraber ne piştiyse biraz yiyor. Eline çatalla köfte falan veriyorum onu yiyor. Biz de o sırada rahat rahat yemeğimizi yiyoruz. Yemeğimizi bitirip mutfağı toparlayınca da muhallebisini yiyor.

Sonra biraz hazım etmek için oyun oynuyoruz. Sonra odaya gidip üstümüzü değiştirip suyumuzu içip yatmaya hazırlanıyoruz. 21-21:30 arası uyumuş oluyor. Gece 12’de biberon mamasını içip sabaha kadar devam ediyor. Gece 4 mamasını bırakalı yaklaşık 2 ay oldu.



Hatta geçenlerde ben 11’de uyuyakalınca Belinay’da gece 12 mamasına kalkmamış. Uyandığımızda saat sabah 8’di. Güzel bir geceydi :)



Genellikle yemeklerini günlük yapmaya özen gösteriyorum. Ama kabak dolması gibi yemekleri yapıp buzluğa atıyorum. İhtiyacım olduğunda indirip ısıtıyorum.

Meyve sebze alışverişlerini organik pazardan yapıyorum.

Kıymasını kasaptan sıfır yağlı çektiriyorum.

Belinay su içen bir çocuk. Günde 500 ml’ye yakın su içiyor. Avent’in eğlenceli biberonu sağolsun.

Dışarıda olacağımız zaman genelde kahvaltısını yaptırıp çıkartıyorum. Yanıma meyve olarak muz alıyorum, yedirmesi kolay oluyor. Yemekleri için de yemek termosum var, pişirip içine koyuyorum, 8 saate yakın sıcak tutuyor.

Yoğurdu ise danino kullanıyorum. Ya dışarıdan alıyorum ya da evde varsa çantamın ısı koruyucu tarafına koyuyorum.

Hala tuzlu, tatlı, domates, patlıcan, çilek, kivi, bakla vermedim. Vermeyi de düşünmüyorum. Yazın temmuzda domates yiyebilir.

Akşamları eline tazen soğan veriyorum kemiriyor hem de doğal antibiyotik.

Meyve fileleri hala işime yarıyor. Gözüm üstünde olamayacaksa onun içine koyup veriyorum.

Bizim yemeklerimize bayılıyor. Allahtan pütürlüye hiç karşı çıkmadı. Ağzına attığı şeyi çiğnemesini seviyor. Öndeki 8 tane dişine denk getirip çiğniyor bayılıyorum o haline.

Gene bir yerde okumuştum. Çocuklar yürümeye başlayınca kendi yemeklerini tek başlarına yemeğe hazır olurlar diye. Belinay henüz yürümedi ama yemek yemeğe hazır ama boğazına kaçar korkusundan ben hazır değilim :)

9 Nisan 2013 Salı

Otizmi farket, Yaşamı paylaş



Otizmgorseli2


ORTAK YAYIN YAZISI – M. İREM AFŞİN                                    2 Nisan 2013
Otizm… Yaşamın farklı bir penceresi…

Nisan… Aylardan bahar. Havada baharın müjdecisi kokular, yavaş yavaş açan çiçekler, cıvıltıları ile hayatımıza neşe katan kuşlar, güneşin sıcak ışığına kavuşan dünya. Nisan, ruhumuzu aydınlık günlerde ferahlattığımız ay.

Nisan, 2008 yılından bu yana, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca çocuk ve aileleri için çok başka bir anlam daha taşıyor: OTİZM.

2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılması hedefleniyor.

Oğluşum Nazım Özgün ile otizm labirentine adım attığımız o ilk günden bugüne 8 yıl geçti. Otizmin karmaşık fırça darbeleri yüzünden, hayatımızın yol haritasını yeniden tanımladık. Bazen düşününce sanki otizmden önce bir hayatımız yokmuş gibi hissediyorum. Çok eskiden kendini fanusuna kapatmış ruh bebeğimin, şimdi benimle hayatı paylaşması nasıl bir mucizedir, çok iyi biliyorum.
Otizm, doğuştan gelişen, genetik altyapıya dayanan, karmaşık nörolojik-biyolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkarak çocukların sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor.

Amerikan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bugün dünya genelinde okul çağındaki her 88 çocuktan biri otizm teşhisi alıyor. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3-4 kat daha fazla görülüyor, her 54 erkek çocuktan biri günümüzde otizm riski taşıyor. Dünyada son yıllarda şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınıyor.

Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmaması nedeniyle, Otizm Platformu’nun öngördüğü verilere göre, tahmini olarak 550.000 otizmli birey ile 0-14 yaş grubunda 150.000 civarında otizmli çocuk bulunduğu “varsayılıyor.” Otizmli bireylerin ebeveynleri, kardeşleri, yakın akraba ve çevreleri de hesaba katıldığı zaman, Türkiye’de her ile yayılmış durumda otizmden etkilenen 2 milyondan fazla vatandaşımızdan bahsedebiliriz.

Otizmin kapısını açmak için ilk önemli adım, erken teşhis. Otizm, yaklaşık bir yaş civarında ilk belirtilerini gösteriyor. Annenin sesi ve gülümsemesi gibi sosyal uyaranlara bebeğin tepkisiz kalması veya tepkilerinde yavaşlık olması, göz teması kurmada zorluklar, motor gelişmede ve taklit becerilerinde gecikme, uyku ve yemek düzeninde sorunlar ilk belirtiler arasında sayılabilir. Çok yaygın bir yanlış kanı, özellikle erkek çocukların geç konuştuğu veya anne/babası geç konuşan çocukların da geç konuşacağı düşüncesi… Ve erken teşhis, otizmli çocuğun gerekli eğitim ve tedavileri alarak hayata katılması için ilk önemli adım.

Eğer çocuğunuz;
Ø  Sizinle ve başkalarıyla göz kontağı kurmuyorsa,
Ø  İsmi söylendiğinde veya çağrıldığında dönüp bakmıyorsa, söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,
Ø  Konuşmada yaşıtlarının gerisinde kalmışsa, başkaları ile söyleşiyi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğu varsa, basmakalıp, yineleyici (ekolali) ya da özel bir dil kullanarak garip konuşuyorsa veya konuşması hiç gelişmemişse,
Ø  Gözleri sık sık bir şeye takılıp kalıyorsa,
Ø  Anlamsız gülme veya ağlama krizleri varsa,
Ø  Parmağıyla istediği şeyi işaret ederek göstermiyorsa,
Ø  Oyuncaklara amacına uygun oynamayı beceremiyorsa, yaşıtlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,
Ø  Ellerini kanat gibi çırpma, parmak uçlarında yürüme, kendi çevresinde veya eşyalar etrafında dönme, sallanma, çırpınma şeklinde garip ve yineleyici hareketleri (stereotipi) varsa,
Ø  Bir şarkının bir bölümünü tekrar tekrar söylemek, dolapların kapaklarını sürekli olarak açıp kapatmak, ayak parmaklarının ucunda odanın bir ucundan öbür ucuna koşturmak, bazı eşyaları döndürmek veya sürekli sıraya dizmek gibi çeşitli ilgi ve davranış takıntıları varsa,
Ø  Günlük yaşamındaki düzen ve program değişimlere aşırı tepkiler veriyor ve uyum sağlayamıyorsa,
Ø  Kendisine ve çevresine yönelik zarar verici davranışlara sahipse,

vakit kaybetmeden teşhis için uzmanlara başvurmak gerekiyor.
Otizmin tedavisi var mı? Otizm, beş bilinmeyenli bir denklem gibi: Nedenleri tam olarak saptanamadığı gibi tek bir kesin tedavisi de günümüzde “henüz” mevcut değil! Otizm, toplumsal fark, ırk, dil, din gözetmiyor, çocuk yetiştirme biçiminizle veya sosyo-ekonomik koşullarınızla da ilgilenmiyor. Genetik faktörlerin yanı sıra, çevresel koşulların – yanlış beslenme, çevre kirliliği, kimyasal maddeler, yanlış ilaç kullanımı, ağır metaller, aşılarda bulunan bazı koruyucu maddeler vb.- otizmi tetiklediği düşünülüyor.
Otizmde biyolojik tedaviler ile ilgili çalışmalar devam ederken, bugün için kabul edilen en önemli tedavi aracı, erken yaşta verilmeye başlanan yoğun bireysel özel eğitim. Doğal gelişim gösteren her çocuğun kendiliğinden öğrendiği her şeyi, otizmli bir çocuğa özel eğitim yardımı ile öğretmek zorundasınız. Bu durum bazen iğneyle kuyu kazmaya benzese bile, her otizmli çocuk kendine göre bir öğrenme biçimine sahip. Önemli olan, kapıyı açacak doğru anahtarı bulmak.

Bilimsel olarak erken yaştaki çocuk için kanıtlanmış yoğun eğitim süresi haftada bireysel ve grup eğitimi olarak 40 saat. Oysa ülkemizde sosyal güvenlik kapsamında “otizm özel eğitim raporlu” çocuklar için aylık 6- 12 saat olan özel eğitim süreci, dünya genelinin oldukça gerisinde kalıyor. 
Otizmli çocukların mutlaka eğitim sistemi içinde yer almaları gerekiyor. Çünkü eğitim, otizmli birey için her şeyden önce “tedavi” anlamına geliyor. Otizmi diğer engel gruplarından ayıran en önemli fark;  erken tanı ve erken bireysel/kaynaştırma eğitimiyle otizmli çocukların sorunlarının büyük bir kısmını aşmaları.

Oysa yaşamın gerçeği hiç de böyle söylemiyor size! Oğlum Nazım Özgün ile okul öncesi eğitim, ilkokul ve ortaokul süreçlerinde yaşadıklarımız, ayrımcılık hikayelerinden ibaret.  Otizmli/Aspergerli çocuk, genellikle bilgi eksikliğinden kaynaklanan dirençleri nedeniyle, okul yönetimleri, öğretmenler ve diğer veliler tarafından okulda “istenmeyen çocuk” ilan ediliyor. Kaynaştırma raporlarına rağmen, okul idareleri otizmli kaynaştırma öğrencisinin kaydını almak istemiyorlar. Okul yaşamı esnasında yaşanan sorunların büyük bir kısmını hoşgörü, anlayış ve bilgi yetersizliğinin giderilmesi ile çözebiliriz, yeter ki toplum tarafından yaşamın her anında bizlere dayatılan en büyük “engel” olan ayrımcılığı yok edelim!

Otizmin oldukça karmaşık yapısı, otizmli bireyle birlikte ailesi başta olmak üzere yakın çevresindeki herkesi hayatın tüm evrelerinde etkiliyor. Otizmli bir çocuğun ilerlemesinde en büyük sorumluluk ailelerde, en ağır yük de annelerin omzunda! Otizmden etkilenen bireyin ve ailesinin her şeyden önce yalnız ve ötelenmiş bir hayata mahkum edilmemesi için, özellikle doğal gelişim gösteren çocuk ebeveynlerinin toplumsal yaşamı bizimle paylaşmayı öğrenmeleri gerekiyor.

Oğluşum, benim uğur Böcüğüm, aldığım her nefesin anlamı, yaşam öğretmenim! O’nunla birlikte otizmle mücadele ederken, mutluluğun tek bir bakış veya tek bir kelimeden ibaret olduğunu görme fırsatım oldu. Seslenince dönüp bakması, ağzından tek bir kelime çıkması, ağlayıp öfke krizleri geçirmeden bir tam gün geçirmesi, benimle gezmeye, markete, restorana, sinemaya gidebilmesi, kendini hayatın gündelik akışında veya okul hayatı içinde idare edebildiğini görmek için… yıllarca sabırla bekledim. 
Biz ikimiz,  çok başka bir yerden, büyük bir boşluktan, hiçlikten, sessizlikten, kapalı bir fanusun içinden geliyoruz. Yoku çok, azı fazla, yaşam sevincinin dibine vuran, hayatı farklılıkları ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığımız bir uçurumun taa en dibinden geliyoruz. Öyle bir yerden geliyoruz ki, “gelmez, düzelmez, hayata katılmaz, konuşmaz, kendini seslendirmez, hayatı anlamaz, anlatamaz, asla paylaşamaz, duygularını gösteremez, hissedemez, arkadaş olamaz, okuyamaz, hiçbir zaman tam öğrenemez, hatta sevemez” demişlerdi… Hepsinin ne kadar boş olduğunu yaşama sımsıkı tutunmasıyla gösteren oğluşumun annesi olmak kadar beni hayatta tanımlayan bir şey yok!

Son 8 yılda ailemiz haline gelen otizm topluluğunun içindeki her otizmli çocuk benim de çocuğum, otizmli anne-babalar ise yoldaşım. Onlardan sadece biri olarak diyorum ki, gündelik hayatın içinde karşılaştığınız ağlayan bir çocuğu yargılayıp, annesine laf etmeden önce bir an düşünün. Çocuğunuzun sınıfında otizmli bir çocuğun da olmasının, farklılıkları yaşayarak öğrenecek kendi çocuğunuza da faydası olacağını lütfen unutmayın. 

Her yıl Nisan ayı, Türkiye’de otizm adına yeni umutlar, yeni adımlar demek… Eğer siz de “Otizmin farkındayım, ama fark etmek yetmez, yaşamı paylaşmak gerek!” diyorsanız,  otizmli çocukların ve anne-babalarının seslerine kulak verin, sesimize ses katın, otizmin bilinirliği ve sorunların çözümü için gönüllü destek verin ki, çocuklarımız hep beraber büyüsün J  
Çünkü her çocuk farklılıkları ile yaşamda yer almayı hak eder!
Nisan Dünya Otizm Farkındalık Ayı’nda yaşamı paylaşan herkese yürek dolusu selam olsun! 

M. İrem Afşin
Nazım Özgün’ün Annesi
Gönüllü Otizm Aktivisti

11 Mart 2013 Pazartesi

Mart Ayı Kitabı

Eskiden çok kitap okuyunca, çocuktan sonra vakit kalmayınca, ayda bir kitap okuma hedefi biçtim kendime. 

Mart ayı kitabım...


27 Şubat 2013 Çarşamba

Kabiliyetsiz, kifayetsiz...


Gökten yetenek yağsa ben ağzımı açsam suyunu içsem, kovalara doldurup eve götürsem 3 öğün tüm vücuduma sürsem gene de işe yarayacağını sanmıyorum. Bugünlerde çok eleştiriyorum kendimi, eleştirdikçe aslında çok vasıfsız bir insan olduğumu görüyorum. Dalga geçtiğimi veya depresyonda olup kendime haksızlık yaptığımı düşünmeyin sakın. Gayet iyiyim sadece gerçekleri görebilecek kadar gözüm açıldı. 


Yaş dayanmış 34’e. Bu saatten sonra ne yapsam fayda eder mi bilmiyorum ama kendimi yargıladıkça belki düzelirim diye düşünüyorum. Ben yay burcuyum yaaaaaa, çatlak olmam lazım değilim. Çok gezenti olmam lazım değilim, çılgın değilin. Sadece denediğim ve sonunu getiremediğim bir sürü aktivitem oldu bugüne kadar. Tenis, piyano, salsa, tango, dalış, kayak vs. Hiç biri yok şu anda hayatımda, çünkü ben hiçbirini tam anlamıyla beceremedim. Beceremeyince de bıraktım ucunu. 


Bir de korkağım ben, her şeyden korkar mı insan ya. Araba kullanmaktan bile korkuyorum, bu kadar basiretsizim ben işte. 


İş hayatı desen normal standartlarda biriyim işte. Bildiğiniz memur tiplemesi, salla başını al maaşını. Şu zamana kadar geçirdiğim 13 seneme bakıyorum taş taş üstüne koymamışım. Ne kendimi geliştirmek için bir adım ne de kariyer. Seneler evvel yanımızda staja giren dünkü çocuk şu anda çalıştığım yerde bölüm başkanı ve ben hala aynı işi yapıyorum. Bir arpa boyu yol ilerleyememişim.

Zevk desen o da yok, ev döşe desen ev çıfıl çarsısına döner. Her telden çalar bir yerler. Of aman offff.
Evlendim, ev işi desen sıfır, yemek desen o da yok. Varsa yoksa oturayım ayaklarımı uzatayım hoop gelsin cipsler çikolatalar. Yalnız yaşasam beni çöp bir evde ölü bulabilirler sanırım. Cipsle boğulan kadını haribolarla toprağa verdiler diye de gazeteye ilan verirler yemin ederim. 


Ya peki bu yeteneksizliğin kaynağı nerden? Sanırım çabuk sıkılmaktan, konsantre olamamaktan, yan gel yat, lop lop  yiyip p.opo büyütmeyi sevmekten ve çocuklukta yönlendirilmemekten kaynaklanıyor sanırım. El işçiliği anneden kıza geçiyorsa ben niye örgü örüp tığ işleyemiyorum?


Anne oldum ben, kendi yapamadıklarımı çocuğum yapsın istiyorum, o da benim gibi boş büyümesin istiyorum. Uğraştığı becerdiği şeyleri olsun, 10 parmağında 20 hatta 30 marifet olsun istiyorum. Genetik kodlama mıdır bu yeteneksizlik? Söverim gelmişime geçmişime ayyyyyyy….Eğer öyleyse babasına çeksin diye dua edicem. En azından kafası onun kadar çalışsın ne diyeyim…



İşin ilginç tarafı bu yazıyı yazarken çevreme baktım şöyle bir, yetenekli de pek yok be. Kendimi de çok kötü hissetmem gereken bir durum yok ama diğer insanlar neden rahatsız hissetmiyorlar kendilerini. Hangimiz boş zamanlarımızı yararlı işler için harcıyoruz? Kaçımızın bir hobisi var? Birkaç kişiyi geçmez ki zaten ben o insanları kıskanıyorum. Mesela Laçin Tenel. Çok kıskanıyorum kendisini.  Kızı gördükçe içim açılıyor, sonra birden hasetliğim devreye giriyor. Şaka bir yana tü tü tühhh maşallah diyelim nazar değmesin kızcağıza. Ben öyle yetenekli, zamanını çok iyi kullanan biri olmak istiyorum ama yok işte. Haydi dikiş dikeyim desem elimde kalmış goblenleri bitireyim önce değil mi? Heyyyy nerde??? Off ya çok kızıyorum kendime çok.
Beloş büyüyene kadar yetenekleşmem lazım. Nerede satılır bu? Markafoni de kampanyası var mıdır?

14 Şubat 2013 Perşembe

dişsel sorunlar


Anlatacak çok şey var aslında ama anlatılacakları sıraya dizmeye çalıştıkça güncelleri kaçırıyorum. Zaman kaçıp gidiyor elimden. Geriye dönüp yazınca da aynı hislerle yazamıyorum.

Belinay 23 Nisan doğumlu. Özel bir gün oldu ve ben çok mutluyum bu konuda. Çünkü 23 Nisan’da ben hep tatil olacağım ve doğum gününü hep zamanında kutlayabileceğim. Sevgilisinin, kocasının  veya arkadaşlarının “aaaaaaa doğum gününü unuttum” deme gibi bir şansları asla olamayacak.

Bunun dışında bazı “ilk”lerini de özel günlerde gerçekleştirdi. 10 Kasım sabahı erkenden kalktık. Sabah beraber saygı duruşunda bulunduk. Sonra yere bıraktım kendisini. Normalde o zamana kadar yerde oyun oynar ama sürünürdü tabiri caizse. Özellikle önüne televizyon kumandasını koyunca o sürünme hızlanırdı. Ben de her zamanki gibi oyun alanının içerisine bıraktım ama kendisi emeklemeye karar verdi o anda J
31 Aralık günü ise ilk sıralamasını gerçekleştirdi. 



Hem de büyük bir hızla, sanki hep sıralıyormuş gibi. Gerçi buna sıralama diyemeyiz, tutunup kalktığı yerde kalıyordu. Kalkabiliyordu ama inmesi biraz zor oluyordu o zamanlar. Çok komik oluyorlar bu durumda, arkasına bakıyor olmuyor önüne bakıyor olmuyor, ayakta tutunduğu yerde kalıyor bir süre. Sonra ağlayıp yardım istiyor. Bir zaman sonra p.opo üstü kendini küt diye bırakmalar başladı. Şimdi ise kalkıp oturmada profesyonel oldu kendisi. Sıralama da başladı tabi bu arada. Sıralaya sıralaya kumandaya gitmek, düğmelere basıp beceremeyince bize vermek hobisi.  Şimdi de ellerini bırakıp kaç saniye dengede kalabiliyorum denemeleri yapıyor.

İlk doğduğu zamandan beri kafasını tutabilen, kıpır kıpır, 3 ayda sağdan sola, soldan sağa hoop dönebilen bir çocuk oldu. Anne-baba-ıbı-bırtttttt-mama ilk kelimeleri.
Ama gel gör ki, 10 aylık oldu hala dişi yoktu. 1 yaşına dişsiz girecek sandım uzun bir süre. Kime söylesem de geç çıkan diş iyidir lafını duydum. Ve en sonunda 12 Şubatta ilk dişini patlattı. Alt sol dişi. Cümle aleme hayırlı uğurlu olsun J

28 Ocak 2013 Pazartesi

Puset ve mama sandalyesi sorunsalı

Puset alımı her yeni ebeveyn için bir sorundur. Hem en iyisi olsun istersiniz hem kolay kullanımlı. Bir de geri dönüşü yoktur bu işin, çünkü pusetler özellikle travel sistemler ateş pahası. Bin bir çeşit olması ve kafa karıştırması da cabası…

Biz puset alırken bir arkadaşımızın tecrübelerinden yararlandık. Zaten 2 marka arasında kalmıştık. Concord ve Maxi Cosi.

Concord’ın puseti gerçekten çok güzel. Kullanımı acayip rahat. Zaten maxi cosi’nin ana gövdesi 3 tekerlekli olduğu için ben tercih etmedim. Concord’un yol tutuşu daha güzel. Araba almıyoruz, puset alıyoruz :)

Şunu söyleyebilirim ki eğer travel sistem alacaksanız Concord’u şiddetle tavsiye ederim. Fakat ana kucağını kesinlikle maxi cosi alın. Concord’un ana kucakları çok kullanışsız ve basit. Gerçi şimdi yeni modelleri çıkmış ama bildiğimizden şaşmayalım. Yolda 10 ana kucağından 9’u maxi cosi. Üstelik puseti Concord’dan alıp ana kucağını ufak bir aparatla maxi cosi de alabilirsiniz.



 

Yazın çok rahat ettik, o ana kucağına rağmen. Ama bu pusetler 2 kişiyken rahat. Nasıl mı?

Öncelikle ana kucağı ile kullanırken daha rahat. İstanbul’daki apartmanlara dikkat ediyorum hiç biri düz ayak değil. Ya apartmana girerken dışarıda yada apartmana girince içeride muhakkak 5-6 basamak bulunuyor. Niye düz yapmazlar bu apartmanları da, asansörden inince hop kendimizi dışarı atamıyoruz? Veya puset ve tekerlekli sandalyeler için yapılan rampalar niye yok? Varsa da niye bu kadar dik? Hem dik hem de mermer? Hangi akla hizmet mermer yaparsın buraları? 10 kiloluk puseti o dik rampadan iterken kay diye mi acaba? Neyse konuyu dağıtmamayım ben, işte bizim apartmanda da asansörden inince 6 basamak var ve rampa yok. Asanörden inince ana kucağını çıkartıyorsunuz merdvenden indirip yere bırakıp sonra dönüp puseti aşağı indiriyorsunuz, sonra ana kucağını takıp yola devam ediyorsunuz. Eğil kalk eğil kalk.

Bu gene kolay, ana kucağını çıkartıp normal pusete geçince bu da olmuyor. Kucağımda Belinay, diğer elimde 15 kiloluk puset merdivenden iniyor, Belinay’ı 2 dakkalığına yere oturtup o ağır hantal şeyi açmaya çalışıyor (çünkü bu sistemler tek elle açılıp kapanmıyor genelde) , açınca Belinay’ı bindirip yola devam ediyorum. Dönüşte de aynı işkence. Bir yandan pusetle uğraşırken kızı kontrol etmek de çok zor oluyor.

Ama arabanız varsa kolay. Çünkü puseti her daim bagajda tutup, çocukla aşağı inip onu 2 dakika oto koltuğuna koyup bu işlemleri yapabilirsiniz. Zaten arabanız varsa gideceğiniz yere de arabayla gider hop indirip hop halledersiniz.

Fakat ben araba kullanmayı bilmiyorum, (başka bir yazımda bu konuyu irdeleyelim lütfen) evim Bağdat caddesine ve sahile çok yakın. Dolayısıyla ben genelde yaya olarak dolaşıyorum.

İşte bu sıkıntılar beni baston puset arayışına itti. Sordum sorşturdum, en iyisinin Maclaren olduğunu öğrendim. En iyisi dediğime bakmayın, çevremdekiler hep MAclaren almışlar, onlar önerdiler, diğer markaları denemedikleri için aslında en iyisi demek yanlış olur.

Haftasonu kendimi mothercare de buldum. Malaren’lerin 2013 modelleri gelmiş. (Gene araba alımı gibi oldu) 2012’den farkı tam yatıyor oluşu. Renkte çok kararsız kaldım. Beğendiklerimden biri siyah-lime yeşildi, diğeri de gri-nar çiçeği idi.

İlkini F.enerbahçe renklerine benziyor diye eledi Bibi. Hem de bizimki erkek çocuğuna benzediği için kız rengi olsun biraz dedik. Ve indirimden (inşallah daha da inmez) bir tane kaptık. Adam tanıttı bize puseti bakın böyle açın böyle kapayın diye, denedim, o nasıl bir rahatlık öyle. Tek elle 3 saniye sürdü, bayıldım. Havalar biraz güzelleşsin, Beloş’un doğum gününe yakın kullanmaya başlayacağım.



Peki diğer puset ne olacak diyenler? O bri sonraki kış kullanılmak üzere yuakrı kaldırılacak. Çünkü bu travel sistemlerin bir güzelliği de sıcak tutması. Baston puset kışın kullanılmaz mı? Tabi ki kullanılır ama amaç pusete ödediğiniz ücreti amorte etmek…



 

Mama Sandalyesi

Ahh ahhhh çok dertliyiz bu konuda. Gene tavsiyeler üzerine Babaannesi Çiçibon’a mama sandalyesi aldı. Chicco, gayet rahat görünümlü yüksek ve heybetli. Ama gel gör ki televizyonda reklamlar yoksa kendisini orda oturtmamızın imkânı yok. Biz de yemek yerken istioruz ki kendisi de masada otursun sofra adabını öğrensin. Ama eline muhahhak oyalayacak bir şeyler vermek gerekiyor. Ekmek, değişik bir mutfak aleti vs. Yoksa kıyametler kopuyor, ağlamıyor da çığlık atıyor :)



Biz ilk başlarda oturmayı sevmediğini düşündük, fakat dışarıda o plastik ikea sandalyelere oturduğunu ve bayağı bir oyalandığını fark edince dumur olduk tabi. Ciddi ciddi mama sandalyesini değiştirmeyi düşünmüyor değilim…



23 Ocak 2013 Çarşamba

Yine mi anestezi???



Doğumdan sonraki ilk günlerin kolay geçtiğini söyleyemem. Öncelikle bilmediğiniz bir canlıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Eve gelince altını nasıl değiştireceğim, nasıl banyo yapıcak, nasıl emzireceğim, emzirirken uyuyakalırsam, ya gece uyanırda ben duyamazsam, eyvah kusuyor, ya boğazına kaçarsa, karnı doydu mu, eyvah yoksa gaz mı korkuları insanı yiyip bitirirken, evde tıkılı kalmak, bu çocuğa ben ya iyi bakamazsam endişeleri beni depresyona soktu. Depresyon diyorum çünkü şu anda ruh halimi daha iyi gözlemleyebiliyorum ki gerçekten ağır depresyon geçirmişim. Çevreme çok yansıttım mı yansıtmadım mı bilmiyorum. Geçenlerde yazdığım günlüğü okudum da, aynı sıkıntıyı daraltıları bir daha yaşadım ve çok üzüldüm. Oysa güzel geçmesi gereken zamanlarmış. Keyfini çıkartman gerekirmiş bunu şimdi anlayabiliyorum. Neyse ki atlattım kısa sürede. Daha uzun sürenleri de var.

Ben bilmeden bu depresyonlarla uğraşırken 18 Mayıs 2012 sabahı bir kalktım ki yerlerdeyim. Canım hiç bişey yapmak istemiyor, yataktan bile çıkamadım uzun süre. Acayip sinsi bir mide bulantısı. Geçer dedim uyandım. Bizim bızdıkda kalkmıştı zaten. Onu e.mzirdim. Biraz bir şeyler atıştırdım ama yok mümkün değil geçmiyor mide bulantısı. En sonunda zaten biraz çıkarttım. Bir 15 dakika kadar rahatladım. Fakat sonra tekrardan başladı. Ama bu sefer feci bir bulantı tarif bile edemem. Annem’e “ben hastaneye kadar gidip geleyim, buzlukta süt var onları kullanırsın” dedim çıktım. Ama nasıl kötüyüm kendimi taksiye zor attım ve “acile gidelim, belirtilerim bunlar bayılırsam siz söylersiniz doktorlara” dedim. Bunu dedikten sonra zaten adam bayağı bir hızlandı.

İşin kötü tarafı annem evde Çiçibon ile birlikte (bundan sonra kızımın adı Çiçibon olarak geçicek) Bibi Bursa’da hem de toplantıda. Arıyorum ulaşamıyorum. En sonunda can ciğer kuzu sarmalarımı aradım. Ben hastaneye gidiyorum yanıma gelin dedim. Sağ olsunlar hemen geldiler.

Ben acile girdim ama nasıl bir ağrım var. Nasıl bir bulantı. Hemen serum bağladılar, elle muayane yaptılar, ultrasona sokacağız dediler. Tamam dedim gireyim ama su verin ki idrarım gelsin hızlansın iş. Yok veremeyiz dediler. Ben çıldıracağım tabi çünkü hastaneye gidiyorum diye evden çıkmadan önce tuvalete girdim. Tuvaletimin gelmesini beklemek demek min. 1 saat, hele susuz 2 saat demek. Nasıl bir sancım var bir an evvel ultrasona girmek, derdimin anlaşılması ve ilaçlarımı alıp evime dönmek. Evde 25 günlük bebek var. Daha bir aylık bile değil. Yapacak bir şey yokmuş. Bekleyecekmişiz.

Ben bekliyorum ama ağrım gittikçe artıyor, midem deliler gibi bulanıyor. Devamlı çıkartıyorum ama artık çıkacak birşey kalmayınca bir hap verdiler. Çıkartmanı önlüyor ama mide bulantısını değil. Daha da beter.

Saat 14:30

Bu sırada zaten Bibi’ye ulaştık, Bibi telaş oldu ve geri dönüş yoluna geçti. Bizde saat 15:30 gibi ultarsona doğru yol aldık ama benim sancım iyice artmış tek hareketimle inim inim inliyorum. Tekerlekli sandalye sarsılıyor ben bağırıyorum, inliyorum, ağlıyorum. Bu kadar sevimsiz bir haldeyim. Zar zor yattım ultrasonun altına. Adam zaten tek yere değdirdi ultrasonu ve “tahmin ettiğim gibi apandisit, ameliyat olacaksınız” dedi.

Dalga mı geçiyorsunuz dedim. 25 gün önce doğum yaptım ben, daha sezaryen izlerim kapanmamış, evde bebek var diyorum adam doğal olarak “hanımefendi apandisit acil bir ameliyattır, estetik ameliyatı değil ki bekleyelim” diyor. Ben feryat figan. Gene mi anestezi, gene mi anestezi diye bağırıyorum.

Doğal olarak beni dinlemediler, götürdüler acile gene. Yatırdılar beni oraya. Doktoru beklemeye başladık. Ağrı gittikçe artıyor, dayanacak gücüm kalmamış. Bu arada o günü hatırlayanlar vardır muhakkak, İstanbul’u sel almış götürüyor, feci yağmur, gök gürültüsü, fırtına…Bibi gelmeye çalışıyor ama feribotlar iptal. Ben hiç birini ne gördüm ne duydum tabi. Zaten saat 4’den sonra olanları pek hatırlamıyorum. Tek bildiğim inliye inliye yattığım. Daha sonra tesadüf eseri, acilde yan tarafta yatanlar bir arkadaşlarımızın komşusu çıktı. Ziyaretler sırasında ortaya çıktı, onlar duymuşlar benim inlemelerimi. Hep dua etmişler.

Bir süre sonra bilincimin hiç yerinde olmadığını hatırlıyorum. Kendinden geçmek ama çevrende olan bitenlerden haberdar olmak. Ağrı kesicide yok. Bekledim durdum öyle.

Saat 19:30’du doktor geldiğinde.

19:30…Tam tamına 5 saat…

Ben doktoru görünce yalvarmaya başladım, lütfen kurtarın beni diye. Hemen hazırladılar beni aldılar ameliyata. Ameliyathaneye girer girmez, anestezist nerde dediğimi hatırlıyorum. Adam geldi, buradayım dedi. Son sözüm “beni hemen bayıltın” oldu.

Nasıl uyandığımı hatırlamıyorum ama yüzümde kocaman bir gülümsemeyle uyandığımı biliyorum. Benden mutlusu mu vardı, hem ağrım gitmiş, hem de mide bulantım kesilmişti.

Odada herkes vardı, Bibi ameliyata değil ama çıkışıma yetişti.

Fakaaaaaaattttt her şey güzel, ama sakın ameliyatlarınızı hafta sonuna denk getirmeyiniz. Çünkü çıkmanız pek mümkün olmuyor. Apandist ameliyatı olup ertesi gün çıkmam gerekirken ben Cuma günü yatıp Pazar akşamı zar zor çıkabildim.

İlk defa 2 gün kızımızdan ayrı kalmış olduk. Hem de daha minicikken. Ama anneanne-babaanne sağ olsun süper baktılar Çiçibon’a. Pazar günü çıkabilirsin dedikleri zaman öyle koşarak geldim ki eve. Girdiğim gibi gidip onu kokladım. İçime çektim mis gibi süt kokusunu.

İlk ayrılığımızdı bu bizim. Onun ruhu bile duymadı. Ama olan bana ve sütüme oldu…