16 Mayıs 2013 Perşembe

1 yıl nasıl geçti?

Yazmaya zaman zaman ara verdiğim için Beloş'un gelişim evrelerini buraya koyamadım. Oysa istedim ki bir blogum olsun ve ilerde Beloş bunları okusun.

Kendime koyduğum yeni hedeflerim var. Bunların arasında blogumu ihmal etmeme de bulunuyor. 

Evet şimdi başlayalım. Az yazılı bol resimli bir post sizi bekliyor...

                                          Ben doğdum...Doktorum Tayfun Osmanağaoğlu...




Binbir surat derler bana...


 Oyuncaklarımla oynadım...


Çok güldüm

Çok ağladım


İlk defa ayaklandım. Suratımdan da belli...Sonra reklamlarla tanıştım...


Bilgisayarla oynadım...Kitap okudum


Hayatın anlamını çok kez düşündüm. Ama sebze çorbası mı oyun mu karar veremedim...

Çok gezdim. Hep pusetlerde uyudum. 

İlk yılbaşımı çılgınca kutladım...Yetmedi evde devam ettik, uyutmadılar beni...


Babamla televizyon seyrettim.


Kuaföre gittim. İbibik topuzu yaptırdım.


Gözlük takmaya bayıldım


İlk arabam, pardon uçakmış o :)

İlk trenim

 Parmak ucu denemelerim


         Odamı dağıttım                                                   Piyano çaldım...

Abime hastayım. Kuzenim'e de...

Hasta Beşiktaşlıyım...

Başka takımdansanız döverim...

Ananemle yatak keyfi...

Bu da balkon keyfim...

Çimle tanıştm Elimi süremiyorum...

 Ananem bana keçi kulak yapıyo...


 En sonunda kıza benzemeye başladım...



         Salıncağa bindim ilk defa...                                                      Annem beni Bağdat caddesinin tam      ortasına koydu. Cesaretli kadın :)


Veeeeee işte 1 yıl böyle geçti...Şimdi önümüze bakalım. İlk hedefim yürümek, ve geçen sene gittiğim Bodrum'da bu sefer denize girebilmek...





15 Mayıs 2013 Çarşamba

23 Nisan...Çocuk bayramı ve Doğum günü

Az laf çok resim var bu sefer. 23 Nisan'ın resmi tatil olması sebebiyle tam gününde kutlayabiliyoruz doğum gününü.

Bizi bu özel günde  yalnız bırakmayan ailemize, dostlarımıza, Belinay'ın müstakbel en yakın arkadaşlarına çok teşekkür ederiz.

Böyle güzel bir doğum günü organizasyonu ve dillere destan doğum günü masası ve süsleri ile günümüze güzellik katan Hansel ve Gretel'e ve bugünümüzü ölümsüzleştirip, objektifinden bal damlayan Betül Telli'ye  ise ayrıca teşekkürler ederiz. 





















Belinay ve yemek düzeni

Beloş 2 kilo 620 gram doğunca ve eve 2,5 kilo olarak geri dönünce ister istemez zor günler başladı bizim için. Çünkü doktorun dediğine göre yaşıtlarını kilo olarak yakalayabilmesi lazımdı ve bunun için de bol bol yemesi gerekiyordu. 25 gün e.mzirdiğim zamanda me.me'den inmedi pek. 25 gün sonra ameliyat olup sütüm kesildiği için mamaya geçtik.

Mama'nın kolaylıkları var ama zorlukları da var. Gece yarısı çığlık çığlığa uyanan bir çocuğa içeri gidip mama hazırlamak biraz işkence. Dışarı çıkarken feci bir yük oluyor. Bir de ben başından beri sağlıklı olsun diye Nuk’un cam biberonunu kullandığım için dışarıda çantamda bayağı ağırlık yapıyordu. Bulaşığı streril’i ayrı dert. Kolaylıklara gelince, artık hamilelik ve lohusalık rejimlerini bırakabiliyorsun. İstediğini yiyip içmek güzel. İstediğin an her yerde çocuğu besleyebilmekte güzel. Ama sonuçta anne sütü işte en kıymetli şey. Varsa vermek lazım ama yoksa yapacak bir şey yok.

Mamaya geçtikten sonra ise Beloş çok kusmaya başladı. 2 dakika yalnız bırakamaz hale gelmiştik. Bunun üzerine doktorumuz mamayı değiştirip Humana AR (reflü maması) verdi. Bununla kusmalarını engellemiş olduk.

Gündüzleri 3 saatte bir, geceleri 4 saatte bir mama saatiydi.




4 aylıkken meyveye başladık. Elmayı pek sevemedi, armut biraz olsun yiyordu ama hala çok sevdiği bir öğün değil. Şimdilerde artık kendi yiyebildiği için muz falan veriyorum. Kendi yiyebildiği zaman daha çok hoşuna gidiyor.

Sonra yoğurda geçtik. Yoğurt dokunmadı fakat midede ayran yapıp çıkarma durumu vardı. Yoğurdun içine cici bebe katarak biraz yoğunlaştırınca bu sorun da geçti.

Sebze çorbası mı? İşte o en sevdiğimiz şey bizim. Çok mutluyum bu konuda, pek hayır dediği sebze yok Belinay’ın. Ve hmmm hmmm yapa yapa yiyor 

En sorunlu öğünümüz ise muhallebi. İlk başladığımızda çığlık kıyametti. Bir süre muhallebi yerine biberon maması ile idare ettik. Başka şeyler yedirdik ama hiç biri muhallebi gibi tutmuyor. Dolayısıyla gece çok uyanıyordu. İnat ettik muhallebi konusunda. Şimdi yiyor fakat bayıla bayıla değil. Reklamları açıyoruz yedirmek için.

Nerde okudum hatırlamıyorum ama bir bebek için düzenin rutinin çok önemli olduğunu okumuştum. Yer etmiş demek ki. Doğduğundan beri belirli ritüellerle hareket etmeye çalıştım.

Kahvaltısı, meyvesi, yemeği, yoğurdu hep belirli saat düzeni ile gitti. Dışarıda olduğumuz zamanki kaymalar hariç ki onu da dengeledim. Yoğurdunu geç yiyecekse içine bisküvi koymadım mesela.

Bu düzenle devam edince, Beloş 5 aylıkken gündüz biberon mamasını bıraktı. Düzgün yiyip karnı doyuyordu çünkü.

Sabah 8:00 - Kahvaltı (1 tatlı kaşığı labne peynir, çeyrek-yarım yumurta, mama, 1 çay kaşığı pekmez, biraz su, 2 adet cici bebe ve katılaştırmak için yulaf veya tahıl)

Kahvaltısını saat 7:30’da da kalksa, 6’da da kalksa hep saat 8’de verdim. Uyuyup 8:30 veya daha geç ederse kahvaltısını o zamandan meyvesinden kısıyorum biraz.





Saat 11:00 - Meyve saati

Saat 14:00 – Öğlen yemeği (mevsim sebzelerinden karışık, içine kemik suyu veya ceviz büyüklünde kıyma, tok tutsun diye içine Eti’nin bebek ekmeği, irmik veya tarhana çorbası veya yoğurt çorbası)

Beloş artık büyüdüğü için kabak dolması, etli enginar yemeği, kıymalı fasulye yapıp yanında yoğurt ile yediriyorum. Bazen de fırında balık…

Çorbası için organik pazardan 7 tahıl aldım. Bazen onu da çorbasına karıştırıp veriyorum. Besleyici oluyor.

Saat 17:00 – Yoğurt. Evde kendim mayalıyorum yoğurdu, eğer mayalayamadıysam veya dışarıdaysak Danino çocuk peynirlerinden yediriyorum kayısılı olanı. Onu da çok seviyor.

Saat 19:30 - 20:00 – Bizimle beraber ne piştiyse biraz yiyor. Eline çatalla köfte falan veriyorum onu yiyor. Biz de o sırada rahat rahat yemeğimizi yiyoruz. Yemeğimizi bitirip mutfağı toparlayınca da muhallebisini yiyor.

Sonra biraz hazım etmek için oyun oynuyoruz. Sonra odaya gidip üstümüzü değiştirip suyumuzu içip yatmaya hazırlanıyoruz. 21-21:30 arası uyumuş oluyor. Gece 12’de biberon mamasını içip sabaha kadar devam ediyor. Gece 4 mamasını bırakalı yaklaşık 2 ay oldu.



Hatta geçenlerde ben 11’de uyuyakalınca Belinay’da gece 12 mamasına kalkmamış. Uyandığımızda saat sabah 8’di. Güzel bir geceydi :)



Genellikle yemeklerini günlük yapmaya özen gösteriyorum. Ama kabak dolması gibi yemekleri yapıp buzluğa atıyorum. İhtiyacım olduğunda indirip ısıtıyorum.

Meyve sebze alışverişlerini organik pazardan yapıyorum.

Kıymasını kasaptan sıfır yağlı çektiriyorum.

Belinay su içen bir çocuk. Günde 500 ml’ye yakın su içiyor. Avent’in eğlenceli biberonu sağolsun.

Dışarıda olacağımız zaman genelde kahvaltısını yaptırıp çıkartıyorum. Yanıma meyve olarak muz alıyorum, yedirmesi kolay oluyor. Yemekleri için de yemek termosum var, pişirip içine koyuyorum, 8 saate yakın sıcak tutuyor.

Yoğurdu ise danino kullanıyorum. Ya dışarıdan alıyorum ya da evde varsa çantamın ısı koruyucu tarafına koyuyorum.

Hala tuzlu, tatlı, domates, patlıcan, çilek, kivi, bakla vermedim. Vermeyi de düşünmüyorum. Yazın temmuzda domates yiyebilir.

Akşamları eline tazen soğan veriyorum kemiriyor hem de doğal antibiyotik.

Meyve fileleri hala işime yarıyor. Gözüm üstünde olamayacaksa onun içine koyup veriyorum.

Bizim yemeklerimize bayılıyor. Allahtan pütürlüye hiç karşı çıkmadı. Ağzına attığı şeyi çiğnemesini seviyor. Öndeki 8 tane dişine denk getirip çiğniyor bayılıyorum o haline.

Gene bir yerde okumuştum. Çocuklar yürümeye başlayınca kendi yemeklerini tek başlarına yemeğe hazır olurlar diye. Belinay henüz yürümedi ama yemek yemeğe hazır ama boğazına kaçar korkusundan ben hazır değilim :)

9 Nisan 2013 Salı

Otizmi farket, Yaşamı paylaş



Otizmgorseli2


ORTAK YAYIN YAZISI – M. İREM AFŞİN                                    2 Nisan 2013
Otizm… Yaşamın farklı bir penceresi…

Nisan… Aylardan bahar. Havada baharın müjdecisi kokular, yavaş yavaş açan çiçekler, cıvıltıları ile hayatımıza neşe katan kuşlar, güneşin sıcak ışığına kavuşan dünya. Nisan, ruhumuzu aydınlık günlerde ferahlattığımız ay.

Nisan, 2008 yılından bu yana, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca çocuk ve aileleri için çok başka bir anlam daha taşıyor: OTİZM.

2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılması hedefleniyor.

Oğluşum Nazım Özgün ile otizm labirentine adım attığımız o ilk günden bugüne 8 yıl geçti. Otizmin karmaşık fırça darbeleri yüzünden, hayatımızın yol haritasını yeniden tanımladık. Bazen düşününce sanki otizmden önce bir hayatımız yokmuş gibi hissediyorum. Çok eskiden kendini fanusuna kapatmış ruh bebeğimin, şimdi benimle hayatı paylaşması nasıl bir mucizedir, çok iyi biliyorum.
Otizm, doğuştan gelişen, genetik altyapıya dayanan, karmaşık nörolojik-biyolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkarak çocukların sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor.

Amerikan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bugün dünya genelinde okul çağındaki her 88 çocuktan biri otizm teşhisi alıyor. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3-4 kat daha fazla görülüyor, her 54 erkek çocuktan biri günümüzde otizm riski taşıyor. Dünyada son yıllarda şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınıyor.

Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmaması nedeniyle, Otizm Platformu’nun öngördüğü verilere göre, tahmini olarak 550.000 otizmli birey ile 0-14 yaş grubunda 150.000 civarında otizmli çocuk bulunduğu “varsayılıyor.” Otizmli bireylerin ebeveynleri, kardeşleri, yakın akraba ve çevreleri de hesaba katıldığı zaman, Türkiye’de her ile yayılmış durumda otizmden etkilenen 2 milyondan fazla vatandaşımızdan bahsedebiliriz.

Otizmin kapısını açmak için ilk önemli adım, erken teşhis. Otizm, yaklaşık bir yaş civarında ilk belirtilerini gösteriyor. Annenin sesi ve gülümsemesi gibi sosyal uyaranlara bebeğin tepkisiz kalması veya tepkilerinde yavaşlık olması, göz teması kurmada zorluklar, motor gelişmede ve taklit becerilerinde gecikme, uyku ve yemek düzeninde sorunlar ilk belirtiler arasında sayılabilir. Çok yaygın bir yanlış kanı, özellikle erkek çocukların geç konuştuğu veya anne/babası geç konuşan çocukların da geç konuşacağı düşüncesi… Ve erken teşhis, otizmli çocuğun gerekli eğitim ve tedavileri alarak hayata katılması için ilk önemli adım.

Eğer çocuğunuz;
Ø  Sizinle ve başkalarıyla göz kontağı kurmuyorsa,
Ø  İsmi söylendiğinde veya çağrıldığında dönüp bakmıyorsa, söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,
Ø  Konuşmada yaşıtlarının gerisinde kalmışsa, başkaları ile söyleşiyi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğu varsa, basmakalıp, yineleyici (ekolali) ya da özel bir dil kullanarak garip konuşuyorsa veya konuşması hiç gelişmemişse,
Ø  Gözleri sık sık bir şeye takılıp kalıyorsa,
Ø  Anlamsız gülme veya ağlama krizleri varsa,
Ø  Parmağıyla istediği şeyi işaret ederek göstermiyorsa,
Ø  Oyuncaklara amacına uygun oynamayı beceremiyorsa, yaşıtlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,
Ø  Ellerini kanat gibi çırpma, parmak uçlarında yürüme, kendi çevresinde veya eşyalar etrafında dönme, sallanma, çırpınma şeklinde garip ve yineleyici hareketleri (stereotipi) varsa,
Ø  Bir şarkının bir bölümünü tekrar tekrar söylemek, dolapların kapaklarını sürekli olarak açıp kapatmak, ayak parmaklarının ucunda odanın bir ucundan öbür ucuna koşturmak, bazı eşyaları döndürmek veya sürekli sıraya dizmek gibi çeşitli ilgi ve davranış takıntıları varsa,
Ø  Günlük yaşamındaki düzen ve program değişimlere aşırı tepkiler veriyor ve uyum sağlayamıyorsa,
Ø  Kendisine ve çevresine yönelik zarar verici davranışlara sahipse,

vakit kaybetmeden teşhis için uzmanlara başvurmak gerekiyor.
Otizmin tedavisi var mı? Otizm, beş bilinmeyenli bir denklem gibi: Nedenleri tam olarak saptanamadığı gibi tek bir kesin tedavisi de günümüzde “henüz” mevcut değil! Otizm, toplumsal fark, ırk, dil, din gözetmiyor, çocuk yetiştirme biçiminizle veya sosyo-ekonomik koşullarınızla da ilgilenmiyor. Genetik faktörlerin yanı sıra, çevresel koşulların – yanlış beslenme, çevre kirliliği, kimyasal maddeler, yanlış ilaç kullanımı, ağır metaller, aşılarda bulunan bazı koruyucu maddeler vb.- otizmi tetiklediği düşünülüyor.
Otizmde biyolojik tedaviler ile ilgili çalışmalar devam ederken, bugün için kabul edilen en önemli tedavi aracı, erken yaşta verilmeye başlanan yoğun bireysel özel eğitim. Doğal gelişim gösteren her çocuğun kendiliğinden öğrendiği her şeyi, otizmli bir çocuğa özel eğitim yardımı ile öğretmek zorundasınız. Bu durum bazen iğneyle kuyu kazmaya benzese bile, her otizmli çocuk kendine göre bir öğrenme biçimine sahip. Önemli olan, kapıyı açacak doğru anahtarı bulmak.

Bilimsel olarak erken yaştaki çocuk için kanıtlanmış yoğun eğitim süresi haftada bireysel ve grup eğitimi olarak 40 saat. Oysa ülkemizde sosyal güvenlik kapsamında “otizm özel eğitim raporlu” çocuklar için aylık 6- 12 saat olan özel eğitim süreci, dünya genelinin oldukça gerisinde kalıyor. 
Otizmli çocukların mutlaka eğitim sistemi içinde yer almaları gerekiyor. Çünkü eğitim, otizmli birey için her şeyden önce “tedavi” anlamına geliyor. Otizmi diğer engel gruplarından ayıran en önemli fark;  erken tanı ve erken bireysel/kaynaştırma eğitimiyle otizmli çocukların sorunlarının büyük bir kısmını aşmaları.

Oysa yaşamın gerçeği hiç de böyle söylemiyor size! Oğlum Nazım Özgün ile okul öncesi eğitim, ilkokul ve ortaokul süreçlerinde yaşadıklarımız, ayrımcılık hikayelerinden ibaret.  Otizmli/Aspergerli çocuk, genellikle bilgi eksikliğinden kaynaklanan dirençleri nedeniyle, okul yönetimleri, öğretmenler ve diğer veliler tarafından okulda “istenmeyen çocuk” ilan ediliyor. Kaynaştırma raporlarına rağmen, okul idareleri otizmli kaynaştırma öğrencisinin kaydını almak istemiyorlar. Okul yaşamı esnasında yaşanan sorunların büyük bir kısmını hoşgörü, anlayış ve bilgi yetersizliğinin giderilmesi ile çözebiliriz, yeter ki toplum tarafından yaşamın her anında bizlere dayatılan en büyük “engel” olan ayrımcılığı yok edelim!

Otizmin oldukça karmaşık yapısı, otizmli bireyle birlikte ailesi başta olmak üzere yakın çevresindeki herkesi hayatın tüm evrelerinde etkiliyor. Otizmli bir çocuğun ilerlemesinde en büyük sorumluluk ailelerde, en ağır yük de annelerin omzunda! Otizmden etkilenen bireyin ve ailesinin her şeyden önce yalnız ve ötelenmiş bir hayata mahkum edilmemesi için, özellikle doğal gelişim gösteren çocuk ebeveynlerinin toplumsal yaşamı bizimle paylaşmayı öğrenmeleri gerekiyor.

Oğluşum, benim uğur Böcüğüm, aldığım her nefesin anlamı, yaşam öğretmenim! O’nunla birlikte otizmle mücadele ederken, mutluluğun tek bir bakış veya tek bir kelimeden ibaret olduğunu görme fırsatım oldu. Seslenince dönüp bakması, ağzından tek bir kelime çıkması, ağlayıp öfke krizleri geçirmeden bir tam gün geçirmesi, benimle gezmeye, markete, restorana, sinemaya gidebilmesi, kendini hayatın gündelik akışında veya okul hayatı içinde idare edebildiğini görmek için… yıllarca sabırla bekledim. 
Biz ikimiz,  çok başka bir yerden, büyük bir boşluktan, hiçlikten, sessizlikten, kapalı bir fanusun içinden geliyoruz. Yoku çok, azı fazla, yaşam sevincinin dibine vuran, hayatı farklılıkları ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığımız bir uçurumun taa en dibinden geliyoruz. Öyle bir yerden geliyoruz ki, “gelmez, düzelmez, hayata katılmaz, konuşmaz, kendini seslendirmez, hayatı anlamaz, anlatamaz, asla paylaşamaz, duygularını gösteremez, hissedemez, arkadaş olamaz, okuyamaz, hiçbir zaman tam öğrenemez, hatta sevemez” demişlerdi… Hepsinin ne kadar boş olduğunu yaşama sımsıkı tutunmasıyla gösteren oğluşumun annesi olmak kadar beni hayatta tanımlayan bir şey yok!

Son 8 yılda ailemiz haline gelen otizm topluluğunun içindeki her otizmli çocuk benim de çocuğum, otizmli anne-babalar ise yoldaşım. Onlardan sadece biri olarak diyorum ki, gündelik hayatın içinde karşılaştığınız ağlayan bir çocuğu yargılayıp, annesine laf etmeden önce bir an düşünün. Çocuğunuzun sınıfında otizmli bir çocuğun da olmasının, farklılıkları yaşayarak öğrenecek kendi çocuğunuza da faydası olacağını lütfen unutmayın. 

Her yıl Nisan ayı, Türkiye’de otizm adına yeni umutlar, yeni adımlar demek… Eğer siz de “Otizmin farkındayım, ama fark etmek yetmez, yaşamı paylaşmak gerek!” diyorsanız,  otizmli çocukların ve anne-babalarının seslerine kulak verin, sesimize ses katın, otizmin bilinirliği ve sorunların çözümü için gönüllü destek verin ki, çocuklarımız hep beraber büyüsün J  
Çünkü her çocuk farklılıkları ile yaşamda yer almayı hak eder!
Nisan Dünya Otizm Farkındalık Ayı’nda yaşamı paylaşan herkese yürek dolusu selam olsun! 

M. İrem Afşin
Nazım Özgün’ün Annesi
Gönüllü Otizm Aktivisti